SESSİZLİK: Gerçekler evrenseldir peki ya kutsal?

ve acıdan dili tutulunca insanın ,bir tanrı

çektiğimi anlatayım diye bana dil vermiş.”

GOETHE

Tanrım, neden sessizsin? Neden daima sükût içindesin?”

SESSİZLİK

Bazı kitaplar gizil bir güçle içine çeker insanı, kutsar gibi okumak istersiniz. Sessizlik de öyle oldu benim için. Elime aldığım andan itibaren sessizce anlatıda kaybolmak istedim. Kapağı açıp da önsözü ünlü yönetmen Martin Scorsese’nin yazdığını görmekse tam bir sürprizdi. “Hıristiyan inancının öyküsünü nasıl anlatırsınız? Peki ya inanmanın zorluğunu ve buhranını?” diye sorarak başlıyordu Scorsese. Kitap her ne kadar Hristiyan misyonerler ve Japonya hakkında olsa da anlatısı çok daha evrensel ve güncel bir sorunsala odaklanıyor bence. Kitabın aklıma düşürdüğü ilk soru önsözdekinden farklı bu nedenle: Gerçekler evrenseldir peki ya kutsal sayılanlar? Herkes kendi inancını yaşamak ister ama diğeriyle karşılaştığı yere hep bir sınır koyar. Bir çit çeker, kendine değil de en çok ötekileştirdiğine. Peki, bu sınır çizgisi ötekinin kutsalı üzerinden mi geçer? Orada mı çarpışır, uğruna yaşanması gerekenler adına ölür, öldürür insanlar?

 

Japonya’da yaşayan Hıristiyanları ancak Katolik bir Japon anlatırsa samimi ve içerden bakışın sesi olabilirdi. Şusaku Endo yazınca, öyle de olmuş. İyiyle kötünün, doğruyla yanlışın, maddeyle mananın sınırında dolaşarak, o keskin sınırı etinde hissederek ve tam da o noktada tüm sınırların iç içe geçerek silindiğini bilerek yazmış Sessizlik’i. 1966 yılında ilk kez yayımlanan kitap, 2017 yılının ilk ayında  Zeplin Yayınları tarafından dilimize kazandırıldı. Uzak bir coğrafyanın, farklı bir inancın anlatısı sanılmasın, tam da bizi, günceli yani zamansız ve mekansızca evrensel olanı anlatıyor; insanı… Kutsalın bir diğer kutsalla çarpışmasından doğan taze kan kokusunu takip ederek. Sevginin nefrete döndüğü şafak anını izleyerek. İnancın şüpheyle imtihanına, şüphenin yavaş yavaş kalbi kanatmasına, kalbin usulca soğumasına tanıklık ederek.

 

Tam da şimdi, girizgaha bir es vererek farklı bir ses bırakalım buraya. Tatlı bir ezgi misali, eşlikçi olsun anlatının ritmine. Fonda usul usul çalan bir şiir iyi gelir, ruhu serinletir belki de. Kulağınızı Sessizlik’in sesine verebilmeniz niyetiyle, Furuğ’un kaleminden Yeryüzü Ayetleri… (*) işareti olan her bölüm, Furuğ’un sesinin fonda çaldığı bir ağıt olsun, bu kitabın yanında.

 

güneş soğuduğunda / bereket yeryüzünden uçup gitti

ve çayırlar kurudu ovalarda / ve balıklar kurudu denizlerde / ve toprak ölülerini / kabul etmez oldu (*)”

 

 

Yıl 1633. Hıristiyanlığı tüm dünyaya tanıtmaya kendini adamış misyonerler ordusuna sahip bir ülkede, Portekiz’deyiz. İşte o yıllarda, Avrupa’nın dört güçlü ülkesi, İspanya, Portekiz, Hollanda ve İngiltere –ki aynı zamanda dünyanın en büyük dört sömürgeci ülkesi olmaları da haddiyle manidardır- uzak diyarlarda Hıristiyanlığın tohumlarını ekmek için âdeta birbirleriyle yarışırlar. Japonya da misyonerlerin en gözdelerindendir. Uzun yıllar ticaret adına bu faaliyetlere göz yumulmasına hatta destek olunmasına karşın yeni hükümet kendi dinini korumak adına her türlü misyonerlik girişimini yasaklar. Bu yasak öyle bir boyuta ulaşır ki Hıristiyanlığı reddetmeyen herkes işkence görmekte, dinden vazgeçmezse de öldürülmektedir. Kızgın kükürtlü sularla haşlayarak, kuyuda baş aşağı sallandırarak, denizde kazıklara bağlayıp medcezirin sularında boğarak işkence yapılır hem de. Bu vahşet ve dehşet anlatılarının Avrupa’ya ulaşması sonucunda Portekizli üç genç rahip Japonya’ya gitmeye karar verir. Amaçları hem misyonerliği devam ettirmek hem de bu uzak ülkede yakalanarak dinden döndüğü söylenen öğretmenleri Ferreira’ya ulaşmaktır. Ve yolculuk başlar. Yıl 1633, yol Portekiz’den Japonya’ya.

 

gece, rengi solmuş pencerelerde / durmaksızın birikip taşan / kuşkulu bir hayaldi / ve yollar, sonlarını / karanlığa bıraktı (*)”

 

Kitapta detaylı bir şekilde yer alan vahşet görüntüleri her ne kadar insanın kanını dondursa da aslında hiç yabancı değildir geçmişte yaşananlara ve gelecekte yaşanacaklara. İnsanlık tarihi kutsal adına işlenen katliamlarla, işkencelerle, zorlamalarla dolu değil mi. Kitapta hep gönderme yapıldığı üzre, İsa’nın çarmıha gerilmesi de aynı işkencenin farklı bir boyuttaki izdüşümü olarak görülebilir. Hıristiyanların çektiği bu çilelerse ancak Kilise’nin yaptığı karşıtıyla eşitlenebilir.  Michel Foucault’un Hapishanenin Doğuşunda anlattığı engizisyon görüntüleri düşer aklımıza. Halkın önünde teşhir edilen, yuhalatılan, yakılan, asılan ve halkın büyük bir şevkle seyrettiği inançsızların -ruhlarını temizlemek adına verilen- bedensel cezası. Ortaçağ bu tür dine döndürme, şeytan kovma ve cadı avlama görüntüleriyle hatırlanacak bir kısas mekanı olarak düşer tarihin sayfalarına. Yazılı ve inançlı insanlık tarihiyse her türlü pogrom türünü yaşatmakla. Pogrom, dinsel, etnik ve siyasi nedenlerle yapılan her türlü şiddetin adı da denilebilir. Ve kutsalın da çok çeşitli görünümleri olduğunu hatırlatır bize. Uğruna ölünen ve öldürülendir o ve kimi zaman din, bazense vatan, ırk, dostluk, aile, fikir, ideoloji olarak çıkar karşımıza. Sessizlik’te de kutsal olan adına acı çeker, işkence görür, ölür insanlar. Evet, kendi kutsalın için ölmeye karar verebilirsin belki ama ya başka insanların ölmesi senin bu kararına bağlı olursa? İşte kitabın en çetin sorusudur bu bir anlamda.

 

Rahip Ave Maris Stella’yı okumaya çalışıyordu ama dua sözleri yerine aklına, mor mersin ağacında şakıyan ağustos böceğinin, parlak güneş ışığı altındaki avlunun zeminindeki kırmızı siyah kan izinin görüntüsü capcanlı bir şekilde geliyordu. Bu ülkeye diğer insanlar için canını feda etmeye gelmişti ama şimdi tersine, Japonlar kendisi için canlarını bir bir feda ediyorlardı. Ne yapmalıydı? Şimdiye dek öğrendiği doktrine göre, belli başlı işlerde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırt edecek yargıda bulunmak mümkündü. Garrpe başını olumsuz anlamda sallarsa bu üç Hıristiyan körfezde taş gibi sulara gömülecekti. Eğer yetkililerin isteklerine boyun eğerse bu tüm inandıklarına ihanet etmek anlamına gelecekti. Ne yapması gerekiyordu?” (Sessizlik, Sayfa 165)

 

kimse aşkı düşünmez / kimse fethi düşünmez oldu artık / ve kimse / hiçbir şey düşünmez oldu artık

yalnızlığın mağaralarında / kan, esrar ve afyon kokuları yayarak / beyhudelik geldi dünyaya / gebe kadınlar / başsız çocuklar doğurdu / ve beşikler / utançlarından / mezarlara sığındı(*)”

 

Üç genç misyonerden biri olan Sebastian Rodriges’in gözünden, kaleminden anlatılır hikaye. Kitabın sayfalarında yol alırken bir yandan da sarsılmaz inançtan şüpheye doğru meylederiz. Teorik olarak öğretilenlerin gerçek yaşam karşısındaki kırılganlığını hissederiz. Bir zulüm döneminde ve korku içindeyken insanlar, rahat yataklarda verilen kararların geçersizliğini. Şartlar iyiyken ve insanlar güvendeyken yüksek perdeden söylenen sözlerin, ahkam kesmenin ne kadar utanılası olduğunu. İnsanın en çok da kendi karanlığından korktuğunu, içinde yaşayan öteki yarısından yani gölgesinden kaçtığını. Ve insanın en çok eleştirdiği, korktuğu, aşağıladığı şeylerin aslında kendi içinde olan ama saklamaya çalıştıkları olduğunu. Yani, inancın irdelenmesinden çok daha derine olta atan bir insanlık sorgulamasıdır bu.

 

ne acı günlerdi ne kara… / ekmek, tanrısal görevin şaşırtıcı kudretini / mağlup etmişti / yoksul peygamberler / kutsal buluşma yerlerinden kaçtılar / ve İsa’nın kayıp kuzuları / çöllerin çaresizliğinde / onları çağıran çoban seslerini işitmez oldu bir daha (*)”

 

Hikayeyi bize aktaran Rahip Rodrigez’in Japonya’ya ayak basmasından itibaren kitap bir tür iç sorgulamayı, gerçekliğin ne olduğu üzerine buhranlı bir yolculuğu içeriyor. İnsanın sorgulanmasını; iyi ve kötünün. İyi nedir ve nerde dönüşür aksine? İnsan özünde iyi mi yoksa kötü müdür? İnsanın içinde sevgi kadar öfke de var mı? Beyaz kadar siyah da? Psikiatrist Carl Gustav Jung’un insanların en büyük hatasının içlerindeki kötülüğü yok saymak, görmezden gelmek ve bu nedenle onunla baş edememek olduğu fikrini de hatırlayabiliriz tam bu noktada. Ve kötülüğü yok sayarak kötülüğüne bir de aptallığını ekler insanoğlu dediği üzere Jung’un, önce kendi kötülüğümüzle hesaplaşabiliriz belki de.

 

 

İnsanın iç sorgulaması kadar eleştirel bir toplumsal bakış da sunuyor kitap. İyiliğin ve ahlakın zamana ve coğrafyaya bağımlı olduğunu hatırlatıyor bir kez daha. Bakış açılarımızın neyi gördüğümüze olan etkisini “gösteriyor”. Toplumsal iyilik kavramıyla bir öz-eleştiriye davet ediyor: İyilik denen şey aslında bir kibir ve böbürlenme aracı olabilir mi. Merhamet ve hoşgörünün hor görmeye dönüştüğü yer neresidir. Rahibin sevgiyle yaklaştığını düşündüğü Japonları kokan, cahil, çirkin birer insan, hatta hayvanca yaşayıp ölen sefiller olarak görmesi de bu kibrin bir uzantısı değil mi.

(Photo © Antonio Mora)

 

 

Onlara duyduğun acı çok büyüktü ama acı, eylem değildi. Sevgi de değildi. Acı, tıpkı tutku gibi bir tür histen başka bir şey değildi. Bunu çok önceden, ilahiyat fakültesinin sıralarında otururken öğrenmişti ama o zamanlar bu sadece kitabi bilgiden ibaretti.” (Sessizlik, Sayfa 168). Evet, gerçekten de Japonya’da yaşayan Hıristiyanları ancak Katolik bir Japon anlatırsa samimi ve içerden bakışın sesi olabiliyor, çünkü Endo hem bir Japon hem de bir Hıristiyan olarak bakabiliyor ve ikisinin de açmazlarını içinde taşıyor. Hatta tüm çirkinlikleriyle çırılçıplak bırakıyor, süslemeden, maskelemeden anlatıyor. Bu nedenle okur da kendi yorumunu, bakışını, nefesini katabiliyor anlatıya ve sorularıyla çoğaltıyor anlamı.

 

güneş ölmüştü / güneş ölmüştü ve yarın / çocukların belleğinde / belirsiz, yitik bir imgeydi / onlar bu eski kelimenin garipliğini / iri, kara bir lekeyle betimliyordu ödevlerinde (*)”

 

Ama insanlar acı çekerken Tanrı sessizdir. Tanrı, tüm bunlara karşın hep sükunet içindedir. Defalarca, defalarca sorar Rodrigez “Tanrım niçin sessizsin?” diye. İşte budur onu bunca yoran, örseleyen sessizlik. Budur yaralar açan ruhunda ve inanç hattında gediklere neden olan. Onca insan Tanrı adına ölürken onun sessiz kalmasını anlayamaz, anlamlandıramaz. Susmak, acının çığlığıdır. Sessizlik, dile getirilemeyenlerin haykırılışı. Peki ya Tanrı’nın sessizliği? Ya da doğanın yaşanan acılara, katliamlara, zulümlere hiç aldırmadan kendi döngüsünü yaşaması? Bir insan öldürülürken mesela, dışarda ağustos böceğinin şarkısını söylemesi? Güneşin doğması, güneşin batması, sonra o karanlık gecede hiçbir şey yaşanmamış gibi tekrar doğması? Yoksa sessizlik, ayrı bir ses tonu, ayrı bir renk frekansı olabilir mi?

 

belki hâlâ / sönük  gözlerinde, donukluğun derinlerinde / su sesindeki saflığa inanmak isteyen / yarı canlı, kırık dökük bir şey / cansız bir kımıldanış / vardı / belki / fakat ne sonsuz bir boşluk… / güneş ölmüştü / ve yüreklerden havalanıp uçan / o kederli güvercinin adının / iman olduğunu bilmiyordu kimse (*)”

 

 

 

Kitapta Hıristiyan inancıyla ilgili birçok detay, İsa’nın çarmıha gerilişi, Yahuda’nın ihaneti, havariler, son gece, İncil’den alıntılar anlatının satır aralarına eşlik ediyor. Hikaye  ilerlerken ve acıyı, korkuyu, yüzleşmeyi yaşarken Rahip Rodrigez, her türlü öğretiden uzaklaşarak yalın haline, özüne dönen  saf inancıyla tanışıyor. İşte bu nokta artık farklı dinlerden sıyrılarak inancın özüne ulaşılan yer olarak da okunabilir. Bu nedenle Japonların Tanrıyı algılama şekilleri de bir misyonerin bakış açısını ve kararını etkileyebilir. “Başından beri Deus (Tanrı) ve Daniçi’yi (Ulu Güneş) birbirine karıştıran Japonlar, Tanrımızı çarpıtıp değiştirdiler ve bambaşka bir şey çıkardılar ortaya. Hayır. O, Tanrı falan değil. Örümcek ağına yakalanmış bir kelebek gibi bir şey. İlk bakışta kesinlikle bir kelebeğe benziyor ama sonraki gün yalnızca görünüş olarak, kanatları ve gövdesiyle bir kelebeği andırıyor; gerçekliğini yitirip bir iskelete dönüşüyor.”(Sessizlik, Sayfa 186) (Photo Carol Flisak)

 

Kalbinin en derininde sakladığın, sana ait olan kutsal parçalandığında -inanç da olabilir bu, aidiyet de, dostluk ve ya dürüstlüğe duyduğun güven de-, değişirsin. İşte o zaman, yenilirsin. Aynı insan değilsindir artık. Ve hayatta yüzlerce kez  yenilirsin. Yüzlerce değişirsin.

 

Sorsam sana yaşam neye değer diye. Ne için yaşar, neyle anlamlandırırsın hayatını? Sevgi? Ya dostluk, ideallerin, fikirlerin? Ya da kutsal saydıkların? Peki ölüm? Ne için ölür insan gözünü kırpmadan? Ya da öldürür…

 

Bir kitap bırakıyorum buraya, ruhunun en derin, en çıplak ve en gölgeli açmazlarına yol olsun diye. Sessizliğe bir ses olsun diye.

 

ah, ey tutuklu ses / umutsuzluğun heybeti / bu lanetli gecenin hiçbir yerinden / ışığa doğru bir tünel kazamayacak mı? / ah ey tutuklu ses / ey seslerin en sonuncusu… (*)”

 

 

Son Bir Not: Martin Scorsese, önsözde bu kitabın filmini çekmek istediğini belirtmiş. Çekmiş de gerçekten. İlk gösterim tarihi oldukça yakın, Kasım 2016. Güzel olmasına güzel bir film ama ben kitabın yarattığı derin sarsıntıyı tercih ederim.

 

  • Sessizlik
  • Yazar: Şusaku Endo
  • Çevirmen: Rumeysa Nur Ercan
  • Yayınevi: Zeplin Yayınları
  • Basım: Ocak 2017
  • Sayfa Sayısı: 237

 

KAYNAKÇA

(*) Furuğ, Yeryüzü Ayetleri.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu.

Carl Gustav Jung, Keşfedilmemiş Benlik.

 

Sessizlik: Gerçekler Evrenseldir peki ya Kutsal?

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir