UÇURTMA AVCISI: Bir Babalık Hikâyesi

Dostum, çocuklar boyama kitabı değildir,

onları istediğin renge boyayamazsın.”

Bir zamanlar uzak bir Doğu ülkesinde çok iyi anlaşan iki arkadaş yaşarmış. Adları Amir ve Hasan’mış. Her ne kadar zengin ve uygar bir mutluluk diyarı değilse de bu ülke, henüz çok güzel bir yermiş. Gülmek yasak değilmiş hâlâ. Özgürlüğün ölümle yer değiştirmeden az önceki zamanlarıymış. Çocuklar sokaklarda özgürce koşar, uçurtmalar uçururmuş.

 

Bir doğu masalı Uçurtma Avcısı. Ancak mutlu çocukların, refah ülkelerin, kralların, prenslerin olduğu, sonunda herkesin muradına erdiği bir masal değil ne yazık ki. Bu, babaların ve oğulların masalı. Bir ülke yok olmaya koşar adım giderken oğlunu korumaya çalışan babaların, yaşama tutunmaya çalışan oğulların, acıların, özlemin masalı. Gerçek hayatın aynaya düşen aksi yani.

 

Halid Hüseyini’nin aynı adlı kitabından uyarlanan Uçurtma Avcısı, yönetmen Marc Foster tarafından 2007 yılında çekilmiş. Film 1978-2000 yılları arasında ve Kabil-San Francisco hattında yaşanan bir kişisel dramı insanlık dramına ustalıkla birleştiriyor. Afganistan hakkında, hatta Orta Doğu hakkında yapılmış en iyi filmlerden biri kabul ediliyor. Elbette bunun nedenlerinin başında çok başarılı bir romandan uyarlanmış olması geliyor. Ancak bunun yanında hem görsel sahneleri hem de müzikleriyle izleyiciyi duygusal atmosfere dâhil etmedeki başarısının etkisini de es geçmemek gerekir. Süslemeden, gizlemeden yansıtmış coğrafyayı perdeye. Kerpiç evler, toz toprak içinde sokaklar, o sokaklarda oynayan çocuklar, seyyar satıcılar, yollarda yemek satanlar, ezan sesleri bizler için çok tanıdık. Oyuncuların, en başta Hasan olmak üzere özellikle çocuk oyuncuların bu başarıya katkısı da hatırı sayılır ölçüde. Foster, izleyicinin filmden boğazında bir yumru ve aklında deli sorularla çıkmasını sağlıyor, üstelik kan, şiddet, ajitasyon sahnelerine ağırlık vermeden, doğallıkla, düşünsel bir yol açarak. Her ne kadar kapitalist bir Amerikan rüyasının doğuya bakışını ve İslamofobiyi yansıttığı gibi bir eleştirel yorum yapılabilirse de ben filmin felsefi boyutunun bu bakışı aştığını düşünüyorum.

 

Yıl 1978, Kabil, Afganistan… Amir, Afganistan’da zengin bir ailenin çocuğudur. Yanlarında uşak olarak çalışan Ali’nin oğlu Hasan ile çok yakın arkadaştır. Beraber oynar, uçurtma uçururlar. Ancak bu arkadaşlıkta hep efendi-uşak ilişkisi varlığını hissettirir. Hasan çok akıllı ve cesurdur, Amir ise babasının deyimiyle tuhaf bir çocuk; hakkını arayamayan, pısırık, korkak. Mahallenin çocukları alay eder onunla. Amir için diğer çocuklarla kavga eden,  onu koruyansa Hasan olur hep.  Amir hikâyeler yazmayı sever, kavgacı bir çocuk değildir. Suçluluk duygusu gölgesi olmuştur adeta çünkü annesini kendisinin öldürdüğüne ve bu nedenle babasının ondan nefret ettiğine inanmaktadır. Annesi onu doğururken ölmüş, onu hiç tanımamıştır.

 

Bir uçurtma yarışı sonrası kaybolan uçurtmayı almaya giden Hasan’ı aramaya çıkar Amir ve Hasan’ın hayatını derinden etkileyecek bir olaya tanık olur. Ancak Hasan’a yardım etmez, susar, korkar, kaçar. Bu korkaklığı sonucunda yaşadığı vicdani baskı, suçluluk duygusunu tetikleyecek ve baş edemediği bu duygudan kurtulamayınca arkadaşı Hasan’dan kurtulmak isteyecektir. Onu hırsızlıkla suçlayarak evden gitmesini sağlar. Temel neden ilk bakışta kendi hatasıyla yüzleşememesi olarak görülse de Hasan’a duyduğu öfkenin çok daha derin bir nedeni vardır: kıskançlık. Amir, babasının Hasan’ı övmesini kabullenemez. Oysa babası Amir’i yetersiz bulur. Babası tarafından onaylanmaması, korkak olarak görülmesi, eleştirilmesiyle başa çıkamaz. Babasının gözünde yükselmek adına –kendisini yukarı çekemeyince- etrafındakileri aşağı itmeye çalışır. Amir’in kendi iç evreninde tüm bu kaotik duygular savaş verirken dışarda da bir savaşın ayak sesleri duyulmaya başlar ve Sovyet Ordusu Afganistan’ı işgal eder. Hem mollalar hem de komünistler konusunda sözünü hiç esirgememiş olan babasının oğlunu korumak adına tek seçeneği kalır: ülkeyi terk etmek. Ve önce Pakistan sonra Amerika’ya uzanan yola adım atarlar.

 

Film izleyiciyi çok derin insani ve felsefi sorgulamalara davet ediyor. Bir aile anlatısının içinde iyilik/kötülük, dostluk, kıskançlık, bağlılık, ihanet, cesaret ve korkaklık duyguları yerleşmiş. Vicdan, sorumluluk, sınıf çatışması, ırkçılık, özgürlük ve yobazlık ikilemleri film boyunca hikâyeye eşlik ediyor. Ancak tüm bu derin, düşünsel katmanların yanı sıra filmin en can alıcı, vurucu darbesinin baba/oğul  zeminine yerleştiği söylenebilir.

 

Filmin ana zemininde yer alan baba/oğul çatışmasını iki alt başlıkta ele alabiliriz. Biri biyolojik baba/oğul diğeri de ideolojik baba/oğul karşıtlığıdır. Biyolojik çatışmayı Amir ve babası temsil eder filmde. İdeolojik çatışmaysa Afganistan’ın tüm hücrelerine, tarihine, yönetimine nüfuz eden iktidaryal baba imgesidir.

 

Biyolojik Baba:

Amir ve babası arasındaki ilişkinin iktidar savaşı ve erk üzerinden değil, onay ve takdir arzusu üzerinden kurguya dâhil olduğunu söyleyebiliriz. Kendisini doğururken ölen annesinin suçluluğu, bir çocuk için çok büyük olsa gerek. Onu küçülten, kendisini  ezilmiş hissettiren bir duygulanım. Her ne kadar bu sadece kendisinin öyle zannettiği, var saydığı bir yanılgı olsa da kendi başına kurtulmanın çok zor olduğu bir duygu da denebilir. Çok güçlü, adil, her şeye gücü yeten bir babanın gölgesinde kalmak daha da ezilmeye yol açar oysa. Açıyor da. Amir bu denli güçlü bir babanın etkisinde daha da korkak ve beceriksiz oluyor. Yetersizlik duygusu korkaklığını besliyor. Babasının Hasan’ın cesaretini övmesi de kıskançlık ve öfkeye neden oluyor. Babasının göz bebeğinde gördüğü arkadaşına hiddetleniyor, zarar vermek istiyor.

 

Baba karakteri gerçekten de doğruluk ve cesaret timsali olarak yer alıyor filmde. Siyasi görüşlerini çekinmeden dile getiriyor. Çok zengin olmasına rağmen yanında çalışanları ezmeye çalışmayan, onları dostu kabul eden bir adam. Mollalar üzerine oğluyla yaptığı konuşmada “Hayatta bir tek günah var, o da hırsızlık. Diğer bütün günahlar hırsızlığın bir türevidir. Bir insanı öldürdüğünde hayatını çalmış olursun. Karısının elinden kocasını, çocuklarının elinden babasını çalmış olursun. Yalan söylediğin zaman insanın elinden gerçeği öğrenme hakkını çalmış olursun” diyecek kadar adil. Afganistan’ı terk ederken arabada onlarla yolculuk eden tanımadığı bir kadınla ‘arabanın önünde on beş dakika geçirmezse sınırı geçmelerine izin vermeyeceğini’ söyleyen Rus askerine önce kendisini öldürmeden o kadına dokunamayacağını söyleyecek kadar gözü kara. Filmin sonunda ortaya çıkan sırlarla aslında başka gerçeklerle yüzleşse de Amir’in tüm çocukluğu böyle bir baba imgesi altında geçiyor.

 

Oysa bu güçlü baba görüntüsünün altında sevgi ve merhamet dolu bir adam yaşar. Amerika’da her türlü işte çalışarak oğlunu okutan. Oğlunun mezuniyeti için özenle hazırlanıp gözlerinde gurur ve mutlulukla töreni izleyen.  Amir aşık olduğunda ona sevgiyle, şefkatle bakan. Ve oğlunun düğününde, aslında ölüm döşeğinde olmasına rağmen dimdik duran. Afganistan’dan ayrılırken yanına aldığı bir avuç toprağı son nefesine kadar yanında taşıyacak kadar duygusal bir baba vardır aslında o güç timsali adamın içinde.

 

Biyolojik baba/evlat çatışmasını sadece Amir ve babasının üzerinden değil birçok farklı ilişkide ele almış film. Hasan’ın kendi babasıyla, Amir’in babasıyla ve en sonunda kendi oğluyla olan ilişkileri çok alt katmanlarda yer alsa da onay/sevgi ikilemini güçlendiren yan destekleyiciler olarak görülebilir. Amir’in karısı da baba/kız çatışmasının kısa ama net, vurucu bir örneği; feodal ve geleneksel babaya hem sorgusuz itaat eden hem baş kaldıran Amerikalı-Afgan bir genç kadın. Filmin sonlarında Hasan’ın oğlunun sözleriyse baba onayının bir çocuk için ne denli önemli olduğunun can alıcı örneği: Yetim bir çocuğun anne babasının iyi ki öldüklerini, kendisinin kirlendiğini görmediklerini söylediği o “dünya bu kadar kötü olmamalı” dedirten an…

 

İdeolojik Baba:

Baba imgesi, her türlü iktidarı temsil eder diyebiliriz. Devlettir, ideolojidir, egemen akıldır, Tanrı’dır. Ancak belki de tüm bu dış güçlerden daha baskıcı, daha kıyıcı olan baba imgemiz, kendi üst benliğimiz, vicdanımızdır. Her şeyi gören, bilen, sadece davranışlara değil fantezilere, rüyalara, arzulara bile ceza kesebilen içimizdeki babanın sesidir. Tüm bu erk açılımları filmde sosyolojik/ tarihsel bakış açısıyla yer alıyor. Hasan bir Hazara’lıdır. Gerçek Afgan sayılmayan Hazara’lılar üzerinden ırk ayrımına tanık oluruz. Azınlık üzerine baskı uygulayan toplumsal çoğunlukçu baba modeli de denebilir bu faşist yaklaşıma ki dünya üzerinde her coğrafyada örnekleri çoğaltılabilir. Daha sonra Rusya’nın işgali ile silah gücüne sahip, şiddet yanlısı eli sopalı baba imgesiyle tanışırız.  Arabadaki genç Afgan kadınını kendisine isteyen Rus askeri de bu baba imgesinin ete kemiğe bürünmüş hali olarak görülebilir. Taliban yönetiminin gelişiyle Tanrı adını kullanarak iktidarı ele geçiren yobaz, zorba baba sahneye çıkar. Sokaklarda sakal kontrolü yapan, kadınları taşlayan, canının istediğini kurşuna dizen bu yobazların çocukları parayla satın alması, erkek kız demeden taciz etmesiyse filmin en yürek yakan sahnelerini oluşturuyor. Amir’in Hasan’a iftira etmesiyse içsel baba imgesini, vicdanını harekete geçirir. Filmde ideoloji, yobazlık, faşizm, savaş, vicdan azabı maskeleri altındaki baba imgeleri, iktidarın baskıcı gücü olarak yer alır. Her ideolojik baba kendi sopasını taşır, kendi sözünü haykırır. Afganistan, iktidar savaşının, ideolojik güç dengelerinin, erkin verdiği yetkiyle kullanılan şiddetin parçaladığı, darmaduman ettiği toprakların hüzünlü bir ağıtıdır artık.

 

 

Bu Karmaşık Dünya, Kimiz Biz?

Nar simgesel anlamı olan bir meyvedir. Bereketi ve bolluğu simgeler. Adaleti simgeler. Çokluğun içindeki birliği, birliğin içindeki çokluğu anlatır. Amir ve Hasan bir nar ağacının altında buluşur sık sık. Orada masallar okur Amir. Kurak ve kıraç bir arazideki kırmızı bir umut ağacıdır adeta. Dostluk, sevgi ağacı. Babalık da öylece çoklu anlamlar taşır. Hem koruyucu güç hem de emredici buyruktur. Hem cesaret hem korku. Hem sevgi hem ölümüne nefret. Burada yatan çoklu anlamları belki Amir’in Afganistan’dan kaçarken bir tankerin karanlık deposunda, babasının kollarında dillendirdiği Mevlana şiiri anlatır bize en çok:

 

Geldiysek buraya uyuşuk kullarınızdanız.

Geldiysek uyanmaya, onun ellerindeyiz.

Geldiysek ağlamaya, bulutları yağmur dolar.

Geldiysek gülmeye, onun şimşeği oluruz.

Geldiysek öfkeye ve savaşa, cevabı gazabı olur.

Geldiysek barışa ve af dilemeye, cevabı sevgi olur.

 

Bu karmaşık dünya, kimiz biz?

*Bu yazı Psikesinema- Babalık, Mayıs- Haziran 2018’de yayımlanmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir