Bir Film Kahramanı Olarak Zweig: Sohbet Tadında Bir Film Şafak Sökmeden (Farewell To Europe)

Bir Film Kahramanı Olarak Zweig: Sohbet Tadında Bir Film
Şafak Sökmeden (Farewell To Europe)

Nice kitaplar yazdı, ne çok roman kahramanı ile tanıştırdı bizi. Ama bununla sınırlı değil Stefan Zweig; hayatıyla, yaşadığı döneme ait tanıklığıyla, felsefi bakış açısıyla çok daha fazlası, adeta kendisi de bir roman kahramanı. İşte bu nedenle Zweig’in hayatını anlatan Şafak Sökmeden filmine rastladığımda çok heyecanlandım.

Bir film kahramanı olarak Stefan Zweig… Nefes kesici değil mi?

 

DEMET AKSU: Bazı yazarlar sadece eserleriyle tanınır, bazılarının da eserleri hayat hikâyeleriyle tamamlanır. Stefan Zweig tüm dünyada en çok okunan yazarlardan olmasının yanı sıra hayatı ve elbette kendi seçtiği ölümüyle de ilgi çekici. Hayat hikâyesi, tarihin en önemli dönemeçlerinden birinin de tanıklığı sayılabilir.

PINAR K. ÜRETMEN: Önce şiirleri, makale ve deneme yazılarıyla tanınıyor Zweig. Daha sonra roman ve neredeyse onun adıyla özdeşleşen novella yani uzun öyküleri geliyor. Çok tanınıyor, çok seviliyor. Yirmi yıla yakın yaşadığı Salzburg’daki villasında pek çok ünlü yazar ve felsefeciyle saatler, günler geçiriyor. “Sanatla doğanın iç içe olduğu günler ne kadar zengin, ne kadar da renkli günlerdi” diye anlatır o günleri. Ama Avrupa entelektüel ve düşünsel açıdan en üstte olduğu bu dönemin ardından ani bir akıl tutulmasına uğruyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı, soykırım, zulüm, açlık, ölüm… Yahudi bir Avusturyalı olan Stefan Zweig’ın da bu durumdan etkilenmemesi elbette düşünülemez.

DEMET: Mutlu, huzurlu ve entelektüel bir yaşamdan, kitapları yakılan bir sürgüne dönüşmek zor olsa gerek. Zweig, hayatını anlattığı Dünün Dünyası adlı otobiyografisinde “Bazen ben bile, acaba sadece bir değil de birbirinden tamamen farklı birden fazla hayatım mı oldu diye düşünmüşümdür. Çünkü farkında olmadan hayatım dediğimde, ister istemez ‘hangi hayatım?’ diye sorduğum çok sık olur. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki mi, yoksa İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki mi ya da bugünkü hayatım mı?” diye sorar. Peki bir film kahramanı olan Zweig, kimdir? Birden fazla sayıdaki hayatlarından hangisi anlatılıyor filmde?

PINAR: Kesinlikle “yersiz yurtsuz Zweig” diyebilirim. Yazarın Avusturya’dan Nazi baskısı nedeniyle ayrılmak zorunda kaldığı dönemi, hayatının son durağı olan Brezilya’daki yaşamını konu alıyor film. Sürgün demek bile yetersiz, ondan da öte belki, köksüz hatta. Çünkü Zweig’ın yazılarına baktığımızda Avrupa’ya ve yaşadığı topraklara aşkla bağlı olduğu görülür. Birinci Dünya Savaşı öncesi yazdığı denemelerde sınırların olmadığı, birleşmiş bir Avrupa isteğinden bahseder. Sınırsız ve özgür, bir tür Avrupa Birliği önerisi bile denebilir.

Vatandaşı olduğu Avusturya’ya, Viyana’ya, bir dönem yaşadığı masal kent Salzburg’a, evine, kütüphanesine ve edebiyatla ilgilenen dostlarına verdiği yemek ziyafetlerine de aynı derecede tutkuyla tutunur. Oysa arka arkaya gelen iki büyük savaş bu güvenli ve doyurucu yaşamın dışına atar onu. Ünlü ve sevilen bir yazarken ülkesinde kitaplarının yakıldığı bir istenmeyene dönüşür. Adı sakıncalılar listesinde yer alır. Yahudi olduğu için evi Gestapo tarafından basılarak aranır. Ve kaçmak zorunda kalır.

Gider ama gittiği hiçbir yeri benimseyemez. Ait hissedemez kendisini o topraklara. Önce İngiltere’ye gider ve İngiliz vatandaşı olur. Ama orada da yaşayamaz. Kaybettiği ülke ona huzursuz bir ruh halini emanet bırakmıştır. Amerika’ya, sonra da Brezilya’ya geçer. İşte bu okyanus ötesindeki hayatıdır filme konu olan da. İngiltere’den sonrası ve ölümden az öncesi.

Bir Film Kahramanı Olarak ZweigAynı kitapta, yani hayatını anlattığı Dünün Dünyası’nda “bütün köklerinden, hatta o kökleri besleyen topraklardan kopmuş biriyim ben” diye de yazar. “Evimi ve varoluşumu üç kez alt üst ettiler. Beni eskiye ait olanın ve geçmişin her türlü bağından koparıp olağanüstü bir acımasızlıkla boşluğa, bana zaten aşina olan, nereye gideceğimi bilmediğim bir boşluğa fırlattılar.” Bu sözler bir çığlıktır adeta. Evinden, alıştığı hayattan uzakta kalan bir insanın nefes alamadığını, havasızlığını anlatışıdır da denebilir.

Bu yakarış, biraz kadir bilmezlik ve hatta şımarıklık olarak da değerlendirilmiştir kimilerince. Orada, dünyanın uygarlık beşiğinde bir savaş vardır ve çoğu kişi ateş hattından, bombalardan, açlıktan, işkenceden, toplama kamplarından kurtulamazken Zweig bir misafir gibi karşılanır Amerika kıtasında. Güven içinde yazarlığa devem etme şansına sahiptir. Ama şunu unutmamak gerek ki o hassas ruhlu bir yazar, bir sanatçı. Bu yaşam şansı onun için yeterli olmuyor. Ve filmde bu duygu çok etkin bir şekilde veriliyor. Huzursuz bir ruh, mutsuz bir beden. Köksüz, boşluğa fırlatılmış….

DEMET: Evet, tam da burada bakışlar demek istiyorum. Filmde bana tüm o duyguyu veren Zweig’in bakışları oldu. Mutsuz, çaresiz ve köşeye sıkışmış. Brezilya’da tropik bahçelerde gezerken adeta uzaklardaki Avrupa’ya, orada bıraktıklarına bakan gözler. Ona politik arenada popülist konuşmalar yaptırmaya çalıştıklarında şimşekler çakan gözler… Politika ve Zweig; sanırım filmin ana odaklarından birisinin de bu olduğunu söyleyebiliriz.

Hakkında yazılanlara bakınca farklı uçlardaki iki görüş ileri sürülüyor onun için. Bir tarafta hümanist, barış yanlısı, savaşlardan nefret eden ve barış adına hayatını adayan bir adam dururken diğer taraftaysa korkak, Nazi Almanya’sına karşı suskun, bencil biri. Filmi de odağa alarak düşünürsek… Hümanist ve barış yanlısı bir Stefan Zweig mı yoksa korkak ve bencilce savaşa-Nazizm’e karşı suskun kalan mı?

PINAR: İnsanlar sevdikleri yazarları ve sanatçıları istediği kalıplara sokarak öyle kabul etmeye meyilli oluyor genellikle. Oysa doğruları ve yanlışlarıyla var olan bir insan sonuçta her sanatçı da. Zweig’ın politik kimliği diye sorunca ben de ilk sorudaki alıntıya geri dönerek “hangi Zweig?” demek istiyorum. Savaş öncesi mi yoksa sürgün yaşayan mı? Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da vatanseverlik adı altına gizlenen bir faşizm yükselişe geçiyor. Zweig’ın da o sırada yazdığı yazılarda bu durum görüşlerine sızıyor. Avusturya’yı fazla sakin olmakla itham eden, Almanların tarafını tutan ve hatta militarizmi öven satırlara rastlamak mümkün. Ancak savaş gerçeğini yaşayınca yazılarında barış arzusu ağır basmaya başlıyor.

Tüm bu süreçleri deneme yazılarının toplandığı Geleceğe Güven adlı kitapta takip etmek mümkün. Ama filmde konu edilen sürgünde yaşadığı dönem olduğuna göre… Evet savaşı yaşamış ve kötülüğünün farkında bir Zweig var karşımızda tam olarak. Ancak bu bilinç durumu politik söylemlere, sloganlara, popülist açıklamalara ve nefret dolu açıklamalara yol açmıyor. Hatta bunu açıkça reddediyor. İşte kendisine korkak ve bencil diyenlerin en önemli argümanı da bu. Kalemini silah olarak kullanmaması yani. Film, Zweig’ın ikilemlerini de onu politika zeminine çekmeye çalışanları da çok net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bir Film Kahramanı Olarak ZweigDEMET: Hitler ve Nazizm’e karşı bir güç olarak kullanılmak isteniyor diyebilir miyiz? Sonuçta bir Yahudi ve bir mülteci. Bir şekilde ırkçılığın zulmüne uğramış bir yazar. Bu nedenle ondan nefret içeren, sloganlaşabilecek sözler talep ediliyor. Oysa Zweig nefrete karşı nefret, şiddete karşı şiddet anlayışına katılmıyor. Filmde söylediği “Düşmanlarımızın zeka seviyesine inmeyelim. Almanya aleyhine konuşmayacağım. Hiçbir ülke aleyhine asla konuşmam” sözleri de bunu anlatıyor.

PINAR: O sırada Avusturya’dan göç etmek zorunda kalmış, kitapları yakılmış bir yazardan bahsediyoruz. Hem de Almanca yazan yazarlar arasında Thomas Mann’dan sonra en çok okunan yazar. Elbette ondan Almanya ve Hitler aleyhine açıklamalar yapması bekleniyor, hatta diğer Yahudiler tarafından buna zorlanıyor.

Bir Film Kahramanı Olarak Zweig1936 yılındaki PEN Kongresi de yer alıyor filmde. Bu çok önemli bir kongre. Entelektüel çevrenin savaşa ve Nazizm’e bakışının göstergesi. Bu kongrede Hitler ve Almanya kınanırken öldürülen ya da kaçmak zorunda kalan Yahudi yazarların adı tek tek anılır. Sloganvari konuşmalar büyük bir heyecan yaratır salonda. Ancak Zweig susmayı tercih eder. Kongre öncesi gazetecilerle yaptığı görüşmede de tüm zorlamalara rağmen politika konuşunda konuşmayı reddeder. Bu sahne filmin en can alıcı diyaloglarını içerir. Zweig’in politik görüşleri açısından da çok önemli. Bence filmde gazetecilere yaptığı açıklama tüm bu sorulara cevap niteliğinde:

Entelektüellerin kendilerini eserlerine adamaları gereklidir. Politikadan nefret ediyorum. Çünkü adaletin tam tersi oluyor. Entelektüel olmak adil olmak demektir, gücünü karşıtları ve düşmanları için anlayışlı olmaktan alır. Bir sanatçı politik boyutları olan eserler yaratabilir ancak kitlelere siyasi sloganlar atamaz. Sanatımın kişisel gücü olumludan kaynaklanır. Saldırmam. Nefretle yazamam. Eğer sessizliğim bir zayıflık işaretiyse, korkarım o damgayla yaşamak zorundayım.”

DEMET: Biraz da edebiyat ve politika alanlarının dışına çıkarak gerçek hayata gelirsek, insan olarak ve bir erkek olarak Zweig hakkında da filmde çok düşündürücü sahneler yer almış. Özellikle de Zweig ve kadınları; ilk eşi Friderike ve ikinci eşi Lotte. O yıllarda Lotte ile evli ve Brezilya’ya beraber geliyorlar. Ama Friderike ile iletişimi kesilmiyor Zweig’ın. Mektuplaşıyorlar, görüşüyorlar. Friderike’nin Amerika’ya mülteci olarak kabul edilmesinde de etkisi olduğu vurgulanmış filmde. New York’ta Friderike’nin evindeki konuşmaları ve sonra Lotte’nin gelmesi. Her iki kadının birbirine Bayan Zweig diye hitap etmesi. Çocuklar, eşler, yeni erkek arkadaş ve köpekle birlikte bir modern aile tablosu. Zweig, eşlerinden destek ve anlayış görüyor. Bunda kendi saygın davranışları etkili olsa gerek sanırım.

Bir Film Kahramanı Olarak ZweigPINAR: Evet, çok ilginç ve alışılmadık, bir o kadar da güzel bir tablo, hatta bizim için biraz ultra modern. Zweig otobiyografisini yazarken de ilk eşi Friderike’ye yazarak ondan yardım ister. Hatta intihar etmeden önce gene yazar ona. Lotte ise oldukça genç ve hayat dolu olmasına karşın hep kocasının yanında ve destekçisi. Yeni kıtada sürekli seyahat etmek zorunda kalışı, katıldığı konferans ve davetlere yetişebilmek adına çabalaması filmde çok güzel anlatılmış.

Bir Film Kahramanı Olarak ZweigAma benim anlamakta hep zorluk çektiğim nokta filmde de açıkta bırakılmış sanki; Lotte niçin intihar etti? İntihar mektubunda artık altmış yaşında olduğunu ve yeni başlangıçlar istemediğini yazar Zweig. Bu nedenler Lotte için ne kadar geçerliydi? Ama, hani bakışlar demiştin ya, Lotte’nin bakışları da çok şey anlatıyor filmde. Önce ışıl ışıl, hayat dolu olan bakışlar 1942 yılına gelindiğinde hüzün ve melankoli dolu. Paylaşılmış çaresizlik, belki de ümitsizlik.

Bu çaresizlik ve ümitsizlik hissi bana Zweig’ın roman kahramanı olan kadınları hatırlattı. Savaşla beraber yaşlanan, solan, hayat enerjisini kaybeden ve hatta çirkinleşen kadınları anlatır kimi roman ya da öykülerinde. Bunu en belirgin şekilde Geçmişe Yolculuk öyküsünde görürüz. Bu öykülerde kadını bir simge, metafor olarak kullandığını düşünüyorum. Savaşın yıprattığı, yaşlandırdığı, çirkinleştirdiği Avusturya’yı simgeler adeta kadın kahramanları. Lotte’ye de bunu gerçek hayata geçirmek düşmüş galiba sonunda. İki Dünya Savaşı ile intihar eden Avrupa ve intihar eden Stefan-Lotte.

Röportaj tadında bir film sohbeti yaptık. O halde, Zweig ile bir söyleşi yapsaydın son olarak neyi sormak isterdin?

DEMET: Her röportajımda yapıyorum bunu, yazarımla öykü… Onun bana emanet edeceğiniz sözcüklerle ben bir kısa öykü yazmak istesem kiminle, nerede olduğunu anlatan ipucu vereceği kelimeler hangileri olurdu?

PINAR: Ayışığı, Salzburg ve intihar olsa gerek…

DEMET:

On yedi, on sekiz, on dokuz, yirmi…
-Yeter artık, bir basamak daha çıkamayacağım. Bakma öyle, ayaklarımı hissetmiyorum.
-Güzel sevgilim, otele az kaldı. Biraz daha dayan. Hani sürekli gezmek istiyordun, daha ilk günden söylenmeye başladın. Merdivenlerin bittiği yeri görüyor musun, işte o sokaktan biraz ileride otel.
-Kandırmıyorsun değil mi beni? Hadi bir an önce bitsin şu basamaklar, odama gidip makyajımı bile çıkarmadan uyumak istiyorum.

Elli yedi, elli sekiz, elli dokuz…
Gece karmakarışık bir rüyanın etkisiyle uyanıyorum. Altmış iki, altmış üç, altmış dört… Saydıkça bitmeyen sayıların içinde kaybolmuş gibiyim. Sürekli kalbimi tutuyorum, sanırım çok canım yanıyor rüyamda. Gerçekte de öyle değil mi? Aklımda halledemediğim sorularım. İçimdeki anlamsızlığa yüklediğim yeni duygular. Sıkışmışlık, hayata katlanamamak ve ötesi.
Yatağımdaki kadına bakıyorum. Makyajıyla uyuyor. Ben makyajımı çıkardım mı? Maskemi? Üzerime giydiğim rolümü?

Mutlu rolünde bir mutsuz muyum? Umutsuzca yokluğa tutunuyorum. Yok olmak istiyorum.
Balkon kapısına doğru ilerliyorum. Sokağa bakıyorum. Salzburg’a. Ay ışığının renklendirdiği çiçeklere. Evet, şimdi anımsıyorum. “Ayışığı Sokağı” olmalı burası. Belki buradan geçmişti o da. Burada yazmıştı. Benim nefessiz kaldığım bu yerde, burada nefes almıştı. Evet, bu sokak onun sokağıydı. Yürüdüğü, geçtiği. Ben de izinden devam edecektim. Onun gittiği son noktaya kadar.
Son sayıya kadar.
Doksan yedi, doksan sekiz, doksan dokuz…. Yüz.

PINAR: Biz sohbet tadında bir film seyrettik. Bol ödüllü, düşündürücü ve dönüştürücü. Zweig’in hayatında bir döneme tanıklıktı, bir yolculuktu çıktığımız.

Tüm Zweig severlere…


Şafak Sökmeden – Farewell To Europe
Yönetmen: Maria Schrader
Yayın Tarihi: 2 Haziran 2016 (Almanya)
Oyuncular: Josef Hader, Barbara Sukowa, Aenne Schwarz, Matthias Brandt

 

Bir Film Kahramanı Olarak Zweig!

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir